9 Mart 2017 Perşembe

"Barcelona" Olmak

                             

Parc des Princes'de 4-0'lık mağlubiyetten sonra Luis Enrique'den Messi'ye kadar herkes topa tutuldu. Evet Messi bile. Ne yalan söyleyeyim 2014'ten, yani Lucho'nun devri başladığından beri belki de en kötü performansımızı sergilemiştik ve taraftardan oyuncusuna herkes adeta kamyon çarpmışa döndü. Hüsran kelimesinden başka söylenebilecek pek birşey yoktu o akşamdan sonra. "Nasıl çevirilir ki bu Camp Nou'da?" sorusunu herkes soruyordu hem kendine hem takıma. Moraller birkaç gün boyunca yerdeydi. Sosyal medyada yapılan şakalar, eleştiriler, serzenişler, taraftarın kendi takımına sarfettiği hakaretlere kadar gitti olay. E konu Barcelona, yani dünyanın en iyi futbol takımı olunca çok da şaşırmamak lazım. Yükseğe çıkarken en tepeyi hedefleyip imkansızları başarabilen bir takımın düşüşü de tam düşüş oluyor takdir edersiniz ki.

Bu genel olarak daha çok Türk futbol takımı taraftarına ait bir olay mı tam bilemiyorum ama izlemlediğim kadarıyla daha çok Türk taraftarlardan takım oyuncuları; ama en çok da geldiğinden beri inanılmaz işler başarmış olmasına rağmen olaya "sığ" bakan insanlar tarafından bir türlü hakettiği değeri göremeyen teknik adam Luis Enrique Martinez nasibini aldı. Luis Enrique, biz culé'lerin bildiği adıyla Lucho öyle kolay lokma değil. Real Madrid'den Barcelona takımına transferi kulüp tarihinde bir ilktir. Hele ki işin siyaset kısmını bilen zaten olayın absürt ve imkansızlığını anlayacaktır ama Lucho öyle bir adamdı ki, zamanında transfer olmakla kalmayıp Katalan ailesine kendini ilk yer aldığı Clasico'da Madrid'e acımadan golünü atıp abartılı bir şekilde de sevinerek kabul ettirdi. Sonra mı? Takım kaptanlığı, müthiş bir orta saha performansı ve hayatında herşeyde yaptığı gibi fazla uzatmadan gelen sahalardan erken ayrılık.

Bazı insanların değeri ortadan kaybolunca anlaşılır, 2014'te geldiği gibi treble(3 ligde 3 kupa), hemen ardından da double(2 lig 2 kupa) yapan bir adam bu. Geçmişi de öyle basit bir geçmiş değil. Bahsettiğim Real'den Barça'ya kabul görme olayı bile efsane kategorisine sokuyor kendisini gerçek bir Barcelona taraftarının gözünde. Lucho'nun hakkını veremeyen kişilerle ilgili çok da yorum yapmakla vakit kaybet istemiyorum çünkü bir insanı sevmemek ile saygı gösterip yaptıklarını görememek ince bir sınırdır ve bu farkı algılayamayan bir kitleye ne yapsan yine de gösteremezsin, anlatamazsın. En iyisi zevkler renkler diyerek herkesi kendi haline bırakmak bu tarz durumlarda. Ama şu da bir gerçek ki, istedikleri kadar sevmesinler, efsanevi hoca Guardiola'nın rekorlarını kırıp bir de geçmesi, beğenilir beğenilmez kendi sistemini kurması, elde ettiği rakamlar ve dahası.. bunların hepsi somut birer kanıt ve kulüp tarihinde yerini bir kez aldı, iki üç kişinin, medyanın, taraftarın kem küm etmesiyle tarihten silinecek hali de yok şüphesiz ki. Hiç mi hatası olmadı bu takıma teknik direktör olarak geldiğinden beri? Tabii ki oldu, yanlış seçimler, yer yer kurulan yanlış sistem, tereddütler, kaybedilen maçlar ve dahası. Ama iki buçuk senedir kazanılan kupalar ve kendi kişisel rekoruna bakılırsa bu adama "başarısız bir teknik direktör" demek de biraz yürek ister. 

Paris Saint-Germain kabusuna geri dönersek; maçın ikinci ayağında elenmekten kendini kurtarmak için elde etmesi gerek skora olan güvensizlik ve Lucho'nun "Sene sonunda bırakıyorum" açıklamaları herkese ister istemez "Yapamayacağını anladı, kolayı seçiyor kaçıyor" dedirtti. Kimileri kendi isteğiyle değil kulüp tarafından gönderildiğini bile düşündü. Bu gibi insanlar Lucho'nun karakterini araştırmadığı takdirde bunu düşünmekte haksız da değil, adama özel ilgisi olmayan, nispeten tanımayan için gayet normal. İnsanlar işe genelde hep yüzeysel ve holiganlık boyutunda bakıyor çünkü.

Lucho'nun açıklamasından sonra oyuncular teker teker "Ölene kadar koçun arkasındayız", "Umudumuz var, Şampiyonlar Ligi'nden vazgeçmedik" açıklamalarında bulundular. Ben boşuna konuştuklarını kesinlikle düşünmedim. İçten içe çevirir bu takım dedim, imkansız mıydı? Evet. Ama "Barcelona" olmak tam da burda devreye girmesi gerek bir faktör. Kolay olunmuyor işte. Bir isim boşuna yapılmıyor futbol tarihinde. Geçmişi ortada, günümüzde yaptıkları ortada. Gelecek mi? Ya Messi emekli olunca, ya Iniesta gidince? Eskisi gibi olacak mı? İşte orasını ne ben ne siz bilebilirsiniz. Ama tarih değişmeyen gerçeklerle dolu ve bu takımın tüm başarıları daimi kalacak.

Ne diyorduk, PSG karşılaşmasının ikinci ayağı diyorduk. Bir kısım taraftar umutsuzluk ve negatiflik denizinde boğulurken bir kesim de, şahsım gibi, içten içe, sessiz sedasız inanıyordu. Neymar'ın da dediği gibi "Kazanabilme ihtimalimiz yüzde birse eğer, o bir için bile savaşacağız." düşüncesi biz inanlara umut vermişti. Maç öncesi Luis Enrique'ye sorulan sorular üzerine "Biz savaşacağız, onlar 4 mü attı? Biz 6 atarız. Çünkü biz Barcelona'yız." cevabı geldi. Bu takımı "bu takım" yapan da zaten bu ruhtan başkası değildi.

Maç gününe kadar Katalonya'da inancını kaybetmeyen bir halk mevcuttu. Twitter'da ve çeşitli sosyal medya organlarında, olayı uzaktan takip edenlerin gelip görmediği için anlamamasını kesinlikle doğal bulduğum bir olay olarak takımın geri dönüş yapabileceğine inananılmaması durumu inanılmasından daha ağır basıyordu. Katalan halkı pes etmemişti ama. Barcelona'nın çeşitli yerlerine asılan "Geri döneceğiz", "Evet, biz yapabiliriz", "Takımın arkadasındayız" pankartları takım oyuncularının da dikkatinden kaçmayarak daha da gaza getirdi şüphesiz. 

Camp Nou'ya geldik. Maçın ilk ayağından bizen aldığı galibiyetle özgüven depolamış bir Paris Saint-Germain ve kariyerinin en ateşli dönemlerinden geçen, küllerinden doğan, gol atmadan maç geçirmeyen bir adet Edinson Cavani sahaya adımını attı. Maç öncesi "Tots Amb L'equip", yani "Takımın arkasındayız" pankartı açıldı. "El Cant Del Barça" marşımız hep bir ağızdan söylendi. Bayraklar sallandı. Kareografimiz yapıldı ve nefesler tutuldu. Stadyumda inanmayan insan yoktu. Galibiyete inanarak gelen tamı tamına 85,500 kişinin sinerjisinden mi bilinmez Suarez 3.dakikada yüreklere su serpti ama atmamız gereken 4 gol daha ve asla yemememiz gereken, sadece 1 tanesi bile hayallerimizi suya düşürmeye yetecek olan o gol stresi yerlerimizde rahat durmamıza engeldi. Derken skor 3'lendi. Dedik herhalde hakikatten olacak bu iş, attığımız slogan "Si se puede" gibi "Evet, yapacağız bu işi" dedik. Ve o an.. Stadyumdaki 85,000 kişi ve ekran başında nefesini tutmuş milyonları hüzne boğan o an geldi. Beklenildiği üzere Uruguaylı santrafor Cavani ölümcül vuruşlarından birini gerçekleştirdi. Şahsen kendisini yakından takip ettiğim için maç boyu gözüm üzerindeydi. Gol atmasından korkuyor ve şüpheleniyordum. Maalesef gözümün tam da önünde gerçekleşerek benimle beraber tüm Barça destekçilerini adeta yasa, evet abartmıyorum yasa boğdu o golle. Stadyumdan çıkanlar olmuş, ben şahsen görmedim, Televizyonları karşısından kalkıp uykuya gidenler olmuş. Biz izlerken içimiz buruk olsa da Ter Stegen'in kurtardığı her tehlikede alkışı eksik etmedik, hala içimizden bir ses "Acaba?" diyordu çünkü bahsettiğimiz takım Barcelona. Maç biterken 5.gol de gelmişti ama fayda etmiyordu. Cavani'nin ölümcül darbesi bizi imkansızlığa bir adım daha yaklaştırmıştı adeta. Luis Enrique'nin Sergi Roberto'yu oyuna alması belki de kaderimizi değiştiren hamle oldu çünkü 90+5'de gelen o gol..Roberto'nun da bizim de asla unutmayacağımız "o gol" tüm stadyumu yıktı geçti. Ağlamaya başladık, birbirimize sarıldık, bayraklar havadan inmedi dakikalarca. Delirdi Camp Nou adeta. En son gözümden akan yaşlardan seçebildiğim kadarıyla Luis Enrique ve teknik ekibin koşarak sahaya atladığını farkettim ve oyuncuların kutlamaları, sarılmaları, sevinç gözyaşları, atılan sloganlar ve dalgalanan bayraklar. Dakikalarca kimse yerinden ayrılmadı, biz oyunculara baktık, oyuncular bize baktı. 8 Mart 2017 akşamı, Barselona'da, Camp Nou stadında bizler tarihe tanıklık ettik. Jenerasyondan jenerasyona anlatılıp aktarılacak bir maçtı bu. Her maçta zaten olağan bir durum ama bu maç dönüşü metro, sokaklar, heryer adeta panayır havasındaydı. Herkes ellerinde bayraklar, ağızlarda sloganlar.. çoluk çocuk, bastonundan aldığı fikizsel, takımından aldığı manevi destekle dışarı kendini atan yaşlı dedeler ve nineler, aileler, turistler, kısacası bu takımı seven herkes sokaktaydı. Saatlerce durmadı kutlamalar. Ertesi gün formalarımız ve Barça t-shirt'lerimizi giyip çıktık sokağa, sokakta birbirini formayla gören, "Visca Barça" sloganı atıyor, sen de cevaplıyorsun, "Visca Catalunya". Şehir gerek geçmişi, gerek günü, gerek geleceğiyle futbol şehri. Siyasetinden yaşam stiline kendini futbolla özdeşleştirmiş bir şehir ve bu gelenek asla değişmeyecek. 

Takımın bu geri dönüş ile Şampiyonlar Ligi tarihinde bir ilke imza atışına ise diyeceğim tek şey şu olabilir; "Barcelona yapmayacaktı da kim yapacaktı?".

Bu geri dönüş, bu galibiyet, bu küllerinden doğma;

Oyunculara inanmayan herkese,

Luis Enrique Martinez'e inanmayan, yaptıklarını ve yapıyor olduklarını göremeyen herkese,

Barcelona ismini ve tarihini ti'ye alabilecek kadar sığlaşabilen, kendini holiganlık adı altında kaybederek bu kulübün kökenini bilmeden hareket eden, konuşan, saygısızlık yapan herkese,

ama en önemlisi, en kötü gününde bile "Benim takımım yapar" diyebilenlere armağandır.

Son olaydan öncekilerin bu galibiyeti herhangi bir şekilde üzerine alınmasına pek de gerek yok.



Bundan böyle hayatınızın herhangi bir alanında "imkansız" kelimesiyle karşı karşıya bulursanız kendiniz şayet; artık şunu diyebilirsiniz.. "Barcelona yaptı.

İşte Barcelona olmak, gerçek Barça'lı olmak böyle birşey. Unutanlara hatırlatırcasına, tarihi bir 95 dakika gösterdi herkese takım. 

Ben bu maçı orda olamayan herkese sonsuza kadar anlatacağım. 

Daha nice başarılara diyerek pusulayı önümüzdeki maçlara çeviriyor ve ölümsüz o söz öbeğiyle yazıma son vermek istiyorum.. "Visca El Barça!"







28 Eylül 2016 Çarşamba

Futbolun Adaleti


Futbolun kendi içinde bir adaleti olduğuna inanıyorum. Kendi sistemi içinde kendisinin yarattığı, kendiliğinden oluşan bir adalet.
Örneklendirmek gerekirse bir sürü var ama ben bu blogu açtığımdan beri en çok bahsettiğim kişi üzerinden bir iki kelam edeceğim.

*

Uruguaylı golcü Edinson Cavani. Laurent Blanc'ın son iki senede kırdığı formu kendisinin de dediği gibi ona kariyerinin en kötü, en karanlık günlerini yaşattı. Ibrahimovic yüzünden kurban edildi ve takım arkadaşlarının da sırt dönmesiyle bir futbolcunun yaşayabileceği belki de en kötü zamanları yaşadı Matador.Yanlış pozisyonda zorla oynatıldı, yeri geldi ilk 11'e alınmadı, dalga geçer gibi 80.dakika'da oyuna alındı, tartıştı, sorun yaşadı ama asla saygısızlık da yapmadı. Ibrahimovic gidince ise sabırla beklediği ve hakkı olan, ait olduğu pozisyonu sonunda alabilecekti. Başka kulüplerin (ki bu kulüplerin arasında kendisine gelmesi için en çok ısrar eden Atletico Madrid var) tekliflerini elinin tersiyle iterek "ben kendimi burada kanıtlayacağım" dedi ve Paris'te kalmayı tercih etti. Şahsen ben kariyer hatası olarak görüyorum bu adamın en baştan Paris Saint-Germain'e gelmesini. Napoli'de kariyerinin altın zamanını yaşarken birden ayağına top bile verilmeyen, kendi doğasına ters olan bir kanat oyuncusuna döndü, daha doğrusu döndürüldü. Tabii takımda Zlatan varken tercih edilen isimin Cavani olması pek de mümkün olamazdı ve bunu hesaba katarak geldi bu kulübe ve işler istediği gibi gitmedi.

*

Yaşadığı kapkaranlık son iki seneden daha fazla bahsetmek istemiyorum, olan oldu. Bu sezon başında dedim şimdi göreceğiz umut var mı yok mu. İlk maçlarda da çok iyi performans gösterememiş olup beni ve sevenlerini korkutsa da sonradan tam açıldı Matador. Hala son bitirişlerde saçma sapan, kendi şanına yakışmayan ürkek hareketler yapmıyor değil, hatta Arsenal karşısında 49.saniyede turnuvanın en erken golünü atmış olsa bile çar çur ettiği 4 güzel pozisyondan ötürü yine ve yeniden hem Fransız hem dünya medyasının şimşekleri üzerindeydi Uruguaylı golcünün. 

*

Arsenal maçından hemen sonra lig maçında Caen karşısında ilk yarıda tek başına 4 gol atarak herkesin ağzını açık bıraktı. Dedim harbiden de geri dönecek bizimki. Az önce oynanan Şampiyonlar Ligi maçında da başta birkaç saçma hareket yapmasına rağmen 2 golle takımına galibiyeti getirdi deplasmanda.

*

Çok da uçmak istemiyorum daha sezon hakkında konuşmak için çok başındayız ama yazının başlığını atma sebebime gelmek istiyorum ki futbol öyle bir oyun ki hayatla ilgili ders veriyor. Dünü bugünü tutmuyor insanın bu futbol dünyasında. Kendi içinde bir adaleti var dediğim de buydu. Medya bir yandan, taraftar bir yandan futbolcunun veya teknik direktörün üzerine gidebiliyor, bir bakıyoruz ki yerle bir olmuş kişi. Adalet kısmı bu anda devreye giriyor işte. Eğer o insanın içinde o yetenek varsa bir şekilde kendini kuratıyor, kendini kanıtlıyor herkese, ama en başta kendisine, daha sonra sevdiklerine, takımına, kulübüne ve taraftarına. 

*

Cavani'nin en kötü zamanlarında bile bir şekilde düzelebileceğine çok ufak ihtimal olsa bile inandım. Nitekim başında Laurent Blanc varken kariyerine belki başka bir oyuncunun dönemeyeceği türde bir zararı verdi ama hoca ve pozisyon değişimi adeta eski Cavani'yi döndürdü hayata. Emery'nin Uruguaylı golcüyü ait olduğu pozisyona koyması ve kulüp başkanının ona inanarak tekrardan anlaşma götürerek takımla kalmasını istemiş olması, bunlar hep dıştan gelen yardımcı etkenlerdi. Bütün iş Cavani'nin kendisine kalmıştı artık. Top ondaydı ve o kendini kanıtladı. 

*

Bu sadece yakın zamanda bu olayı mercek altına aldığım için verdiğim bir örnekti ama bu oyunun gerçekten kendi içinde bir dengesi var ve er ya da geç iyi olan, içinde o yeteneği barındıran kazanıyor. 





28 Haziran 2016 Salı

Turnuva Hüznü


Büyük heyecanla hem Copa America hem Euro 2016'yı bekledik aylarca. Sonunda geldi çattı ve günlerdir ekranlara kitlenmiş vaziyetteyiz. Bu tür turnuvaların en sevdiğim ve değişmeyen özelliği hepimizin bir tane,  o en özel favorisi olmasına rağmen hemen hemen her maçı izleyerek yeri gelince favorimiz olmayan takımları desteklememiz. Senelerdir değişmeyen gelenektir bu. Bu sene herkesin İzlanda'ya olan sempatisi gibi mesela. Bu tür şeyler bu sporun güzelliğini daha çok hissettiriyor.

Benim bu tür uluslararası turnuvalarda; sadece futbol değil her dalda favorim hep İspanya olmuştur. Çünkü ben işe sadece "spor" olarak bakabiliyorum, bunun sadece bir spor olayı, siyaset, ırk, din, politika ve her ne kadar "milli takım" olsalar da şahsen milliyetçilikle alakası olmadığının bilincindeyim. Bunu çoğu insan yapamıyor ama herkesin seçimi kendisini ilgilendirir. Ben de kendi milli takımım Türkiye hakkında çocukken yaşadığım tutku ve sevgiyi baya uzun süredir pek hissedememekle beraber oldum olası favorim olan İspanya'yı da her geçen sene daha da derinden desteklemeye başladım nedense. Bazen doğduğun ülke olman gereken ve kalbinin ait olduğu ülke olmayabilir, bazen başka bir ülkede vakit geçirdikten sonra ruhunu ve kalbini orda bırakıp gelebilirsin. Bazen de sadece o ülkeye veya takımına yakın hissedersin hepsi bu. Benim İspanya sevgim çocukluktan geliyor, kendimi bildim bileli seviyorum dilini, kültürünü, insanını, müziğini, dansını milli takımını.. Desteklemek de hoşuma gidiyor.

Turnuvalara geri dönersek..

Euro favorim de tabii İspanya'ydı. Birçok kişinin de İspanya, İtalya, Fransa, Almanya zaten.. klasikleşmiş isimler, ülkeler. Benim favorim olan kırmızılılar bu sene erken veda ettiler izlediğiniz üzere. "Ölüm Grubu" dedikleri doğru olacak ki takımların kökü kurudu tabiri caizse. Ne Çekler, Ne Hırvatlar, ne Türkler ne de İspanyollar sağ çıkamadı gruptan. Ben Hırvatistan ve İspanya'dan çok umutluydum açıkçası. Favori olmanın ötesinde kazanma şansının da yüksek olduğuna inanıyordum İspanya'nın, zaten tarihindeki başarılar herşeyi açıkça söylüyor. Ama şöyle bir gerçek de var ki bu sene eski gücünde olmadığını da sezmiştim ve ilk iki maçta kırmızı formayla çıktıkları o tutkulu galibiyetten eser yoktu beyaz formayla oynadıkları maçlarda. Forma laneti futbol severler arasında yaygın bir algıdır ben de inanıyorum buna. O beyaz formayı gözüm tutmamıştı, ama bu tür inançlar bir yana son iki maçta gerçek İspanya'yı izleyemedik. Çok üzücü oldu benim adıma. Oyunun gereği bu, birileri devamlı kaybederken birileri de devamlı kazanıyor. İspanya'nın da galibiyet ve kupa rekoru oldukça kabarık, her devin bir düşüş dönemi oluyor. Çok da üzülüp takılmamak lazım. Fakat bariz olan bir gerçek şu ki karşısında İtalya gibi oldukça güçlü rakipler olduğu zaman oyununu gösteremeyen İspanya takımının da sanırım kendine yeni bir sistem oturtması gerekebilir. Bakalım önümüzdeki turnuvalarda neler olacak göreceğiz.


Bizim malum "Ölüm Grubu"muzdan akılda kalanlar da herhalde kendim adıma bunlar oldu:

Corluka'nın dinmeyen yarası...

Iniesta'nın mükemmel yetenekleri..

Ozan Tufan'ın saçı başı..ve bütün bunlara rağmen yapıştırdığı o gol..

Barça'lı Rakitic ve Real'li Modric'i aynı takımda görmenin verdiği haz..

Barça'lı ve Real'lilerin birbirine rakip olarak izlerken bir yandan da lig rakiplerini milli takımda yanyana görmenin verdiği haz..

Türkiye milli takımının prim krizi (!)

Emre Mor ve mükemmel futbol vizyonu..

Maç sonrası babasının vefat haberini alan Hırvat oyuncu Srna'nın cenazeyi apart topar kaldırıp turnuvaya geri dönmesi.. "show must go on" dedikleri budur işte..

Barça ve Real'lier başta olmak üzere herkesi şok eden Pique & Ramos dostluğu..

Turnuvanın en favori takımı İspanya'nın erkenden veda etmesi..


Ölüm Grubu derken gelip geçtiler işte.. Turnuva tam gaz devam ediyor tabii henüz izlenecek çok maç var ama favorisi elenen herkes gibi ben de buruk şekilde devam edeceğim maçları izlemeye.


Dünden önceki gün bizim saatimizle sabaha karşı kazananı belli olan Copa America da en az Euro kadar hayal kırıklığına uğrattı beni. Hatta daha da fazla üzmüş olabilir. Favorim Uruguay tam anlamıyla felaket bir performans sergileyerek erkenden veda etti turnuvaya. Luis Suarez'in yokluğunda Edinson Cavani'ye bel bağlayan Uruguay taraftarı istediği oyunu göremedi. Cavani'nin PSG'de yaşadığı çalkantılı dönemlerin performans düşüklüğü hala devam ediyor belli ki..Kariyerinin bu denli düşüşe geçmesi biz izleyenleri üzmüyor değil. Bu demek değil ki Uruguay'ın elenme nedeni formsuz olan Cavani. Genel olarak bir takım bütünlüğü göremedim ben. Tabarez'in artık bu işi bırakması gerektiğini düşünüyorum. Takıma yeni bir enerji, yeni bir motivasyon gerekiyor. Daha koordine çalışmaları ve takım bilincini bize hissettirmeleri gerekiyor. Uruguay tarihi başarılarla dolu bir takımdır çünkü. Eskisi gibi görmek isterim.

Uruguay elenince haydi dedim bir başka sevdiğim takım alsın şu kupayı. Bu takım da Messi'li, Di Maria'lı, Lavezzi'li, Mascherano'lu Arjantin'den başkası değil. Arjantin'in son yıllarda bir türlü kupa alamaması oldukça konuşuluyor zaten. Ama bütün yükü omuzlarında taşıyan isim de Lionel Messi. Kaldı ki son maçtaki penaltı kaçırışından sonra ağladığı görüntüler tüm sosyal medyada dönüyor, insan da gördükçe kötü oluyor. Arjantin'in son anda kupayı şahsen pek de sevmediğim Şili'ye kaptırmasına rağmen turnuva boyunca çok iyi performans gösterdiğini düşünüyorum. Messi'yle beraber Lavezzi, Di Maria ve Higuain performansıyla dikkat çeken isimler oldu.

Ve son olarak şunu söylemeliyim -ve gördüğüm kadarıyla hemen hemen herkes bu görüşte, zaten aksini iddia etmek biraz imkansız gibi- Messi öyle bir sporcu, öyle bir isim ki, bütün turnuvaların, maçların ve kupaların üzerinde. Oturup sizlere Messi'yi anlatacak değilim, kaldı ki istesem de anlatamam. Guardiola'nın da dediği gibi "Leo'yu tarif etmeye, anlatmaya çalışmayın. Sadece arkanıza yaslanıp izleyin O'nu."

Yani şu turnuvada kaybettiği kupa veya ülkesine uzun zamandır getiremediği zafer ve beraberindeki kutlama, O'nun değerini değiştirmiyor. Bu gerçek sonsuza kadar değişmeyecek. Maç sonrası dökülen yaşlar ise, bu oyunun sadece bir oyundan ibaret olmadığını da bizlere gösteriyor aslında.

Önümüzdeki turnuvalara,  maçlara bakacağız artık.. 

23 Mayıs 2016 Pazartesi

"İspanya'nın Gerçek Kralları"


"Kral'ın Takımı" lakabı genelde Real Madrid'e ithafen söylenir. Ama gerek oyun stili gerek kazandığı kupalar, gerek elde ettiği başarılar ve kırdığı rekorlarla krallara layık performans ortaya koyan takım herkesin gördüğü gibi Barcelona futbol takımı.


2014'te Luis Enrique Martinez'i kadrosuna katarken belki bu kadar güzel zamanların onları beklediğinden habersizdi kulüp ama Barcelona formasını terletmiş ve emekliliğini bu takımdan almış Enrique'den kötü bir takım yönetimi beklemek de zaten biraz imkansızdı. Takıma geldiği ilk senesinde "sextuple" yaptı Lucho nitekim, yani kulübe 6 kupa kazandırdı. Önceki yazılarımda başarılarından bahsetmiştim okuyanlar anımsar. Takımda bulunduğu 2 sene içerisinde 7 kupa elde eden Lucho'nın zaferlerdeki katkısı şüphesiz ki oldukça büyük. Takımınızda dünyanın en iyi hücum 3'lüsü Messi, Suarez, Neymar da olsa, bu kadar farklı egoda ve karakterde insanı idare etmek, sistem kurmak, 39 maçın 38'inde farklı rotasyon yapabilmek ve bunu eline yüzüne bulaştırmadan yaparak maç kazandırmak, Şampiyonlar Ligi gibi çok önemli bir rekabet ortamından elendiğinde bile soğukkanlılık ile kriz yönetiminin altından kalkabilmek ve bu kulübün adının ve tarihinin beraberinde getirdiği yükün farkında olarak, Barcelona ismininin hakkını verebilmek.. bu saydığım unsur ve erdemlerin hepsi Luis Enrique'de toplanmış durumda ve takıma geldiği günden beri elinden gelenin hep en iyisini ortaya koyuyor. Henüz ikinci senesi olmasına rağmen daha şimdiden Barça efsanesi Pep Guardiola'nın çoğu rekoruna ulaşan Enrique'ye hakettiği değer ve ün henüz verilebilmiş değil gerek futbol dünyası gerek medya tarafından ama bu işten anlayan herkes yaptığı işi mükemmel bir şekilde yaptığını söyleyebilir. Nitekim kendisi şimdiden Avrupa futbolunda treble (üçleme) kazandıktan sonra üst üste tekrardan hem lig birinciliği hem ülke kupası kazanabilen tek isim. 


Dün gece oynanan Copa Del Rey yani İspanya Kral Kupası'nı da evlerine götürerek başarılarına bir yenisini daha ekledi dünyanın en iyi futbol takımı ve 2 sene üstüste İspanya'nın şampiyonu oldu. Maçtan bahsetmek gerekirse sezonun en stresli ve zor maçıydı. Normalde 5 gol 6 gol atan Barça dün gece Sevilla karşısında gol bulmaktan zorlanırken inanılmaz bir savunma ve sağlam bir duruş sergiledi. 36. dakikada kırmızı kart gören Javier Mascherano'nun oyundan ayrılmasından sonra 10 kişi kalan Katalan ekibi 57. dakikada sakatlandığı için oyundan çıkmak zorunda kalan, belki de takımın en önemli silahı olan Uruguaylı forvet Luis Suarez'siz de kalınca hem sinirler gerildi hem defans açısından her zamankinden daha yüksek bir performans sergilemek durumunda kaldılar. Maçta kendini gösteren isimler savunmalarıyla Pique ve Busquets olurken Iniesta ve Messi de bu dünyadan olmadıklarını izleyenlere bir kez daha kanıtladılar adeta.

Uzatmalarla 123 dakika süren maçta Barça'ya maçı ve kupayı kazandıran gollerin sahibi Jordi Alba ve Neymar oldu.

Kendi adıma konuşmak gerekirse Şampiyonlar Ligi'nden talihsiz bir şekilde elenmeyi saymazsak 2014/2015 sezonundan daha güzel bir sezon izledik. Sezonda en dikkat çeken isim şüphesiz ki muhteşem bitirişleriyle Luis Suarez oldu. Oyuncuları tek tek övmek gerekir bu yüzden isim isim analiz yapmayacağım ama şunu söyleyebilirim ki izlemekten inanılmaz keyif veren, kusurlarıyla, artılarıyla, zaferiyle, hatalarıyla, herşeyiyle çok büyük bir kulüp Barcelona. Hatta sloganı gibi, "Mes Que Un Club", yani bir kulüpten daha fazlasıdır. 

Yeni sezona kadar tabii ki özletecek kendini ama eminim ki bu seneden daha da güzel bir futbol şöleni bizi bekliyor olacak.



Hasta pronto, Barça! 

8 Mayıs 2016 Pazar

Luis Enrique Martínez: "Més Que Un Entrenador"


Tam adıyla Luis Enrique Martínez Garcia, sizlerin bildiği şekilde ise sadece Luis Enrique. Dünyanın en iyi takımlarından birinin hatta bence dünyanın en iyi takımının başındaki isim. Kendisini çok iyi tanımayanlar, futbolla öyle çok aşırı derecede ilgilenmeyenler için 2014'te takımın başına geçmiş ve tartışmasız harikalar yaratmış şahıstır kendisi. Ama ortalama bir futbol bilgisi ve kültürüne sahip olan herkes Enrique'nin kariyerinden haberdardır. Sıkı bir Barça taraftarı ise Lucho'nun hakkında oldukça bilgiye sahiptir. Ben de 8 Mayıs olan bu özel günde, yani Barça patronunun doğum gününde O'nu tanımayanlara ve daha iyi tanımak isteyenlere minik bir yazı hazırlamaya karar verdim.

1970 yılının mayıs ayında dünyaya gözlerini İspanya'nın özerk bölgelerinden biri olan Asturias'ın Gijon kentinde açar Luis Enrique. Futbol kariyerine yaşadığı kentin takımı olan Sporting Gijon'da başlar ve günümüzde hemen hemen herkesin bildiği "Lucho" lakabını bu külüpte, takımdaki Meksikalı forvet Luis Flores'ten alır. Bilmeyenler için işler şimdi biraz ilginçleşecek ama Lucho'nun Sporting sonrası oynadığı takım, şuan yönettiği Barça'nın ezeli rakibinden başkası değil. Yani Real Madrid. Real macerası '91-'96 arası istatistiksel olarak güzel geçse de sonraki yıllarda gerek tavır gerek açıklamalarından anlaşılacağı üzere kendisi için çok da sevimli geçmemiş olacaktır ki Madrid'den çıkar çıkmaz soluğu ileride efsanesi olacağı,"kralın takımı"nın ezeli rakibinde, yani Barcelona Futbol Kulübü'nde alır.

Madrid'den Barça'ya geçiş kararının ne kadar zor olduğu sorulan Lucho şu cevabı verir; "Zor olmadı ki.". Madrid'de geçirdiği 5 senenin hemen hemen hafızasından silindiğini ve güzel hatıraları olmadığını da dile getirmiştir aynı zamanda ve gerek kulüp gerek Madridistalar tarafından hiçbir zaman pek de sıcak karşılanmadığını eklemiştir oyunculuk yıllarıyla ilgili yaptığı açıklamalara. Barça'da ilk sezonunda 17 golü bulan Enrique kulübe adapte olmakta zorlanmaz. Siyası olaylardan dolayı Madrid-Barça arası ilişkiler hep kızgın vaziyettedir ve Katalan ekibine ilk geldiğinde culé'ler yani Barça taraftarları tarafından nasıl karşılanacağı meçhuldür ama şansına, Katalan ailesinin kısa sürede, sorunsuz bir şekilde parçası haline gelir. İlk El Clasico'sunda eski takımı Madrid'e attığı golü büyük bir hırs ve tutkuyla kutladığı için Madrid taraftarından sayısız küfür ve hakarete maruz kalan Lucho maç sonrası şu açıklamalarda bulunur..


"Ne dedikleri ve düşündükleri umrumda değil. Bernabéu 'da gol atmak güzel bir his ve üzerimde taşıdığım Barcelona formasıyla gurur duyuyorum. Şüphesiz ki orada attığım gol kariyerimin en güzel anıydı. Bernabéu 'da yuhalanmak mı? Dünyanın en güzel hissi."


Bu açıklamalar şuan olduğu noktayı da kesinlikle açıklıyor seneler sonra dönüp yaşananlara ve söylenenlere bakınca aslında.  Hayatında açtığı Barça sayfasında; Madrid'de arayıp bulamadığı o aile ve ait olma hissini artık bulmuştur genç Enrique. Şunu da eklemeliyim ki Madrid'le kontratı bittiğinde Barça'ya transferini gerçekleştiren de geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz futbol efsanesi Johan Cruyff'. Kendisini de adı geçmişken anmış olalım.

Barcelona kariyeri boyunca çıktığı 400 maç ve attığı 102 golün beraberinde İspanya Milli Takımı'ında da boy gösteren Lucho, 2004 yılında biten kontratıyla beraber profesyonel futbol kariyerini de noktalar ve kendi kararıyla emekli olur. Ezeli rakipten gelmesine rağmen Katalan ekibine çabuk ısınarak kulüp tarihine adını, takımda bulunduğu 7 sene sonunda göstermiş olduğu performansıyla yazdırmıştır kaptan.

Futbol ve teknik konuşmaları bir kenara bırakıp biraz da normal yaşamına bakacak olursak, futbol kariyerini 34 yaşında bırakmasının ardından eşi Elena ve çocuklarıyla Avusturalya'ya taşınır. Futbol defterini kapatmış olsa da rekabetçi ruhunu sadece yeşil sahada bırakmayıp yanında getirmiş olacak ki, emeklilikten sonra kendine ayırdığı 4 senede koşu, bisiklet, yüzme, sörf macerasına  New York City Maratonu, Amsterdam Maratonu, Firenze Maratonu, Sables Maratonu ve 2007'de katılıp tamamladığı Frankfurt Iron Man'ini ekler ama futbol kapısını tekrar çalar ve gelen teklifle beraber Barcelona B'ye teknik direktör olur. Ve şu açıklamayı yapar; "Eve döndüm.". Oyuncu, hatta oyuncu deyip geçmek haksızlık olur efsane olarak veda ettiği Katalan kulübüne şimdi hocalık yapmak için geri dönmüştür. B takımında başarılı performans sergilemesine ve 2 sene daha kontratı bulunmasına rağmen şaşırtıcı bir kararla As Roma takımının başına geçer. Teknik direktörlük kariyerine daha sonra Celta de Vigo'da devam eden Lucho en sonunda yine ve yeniden evine dönerek 2014 senesinde Barcelona takımının başına geçer.

Barça'da teknik direktör olarak ilk senesinde treble kazanarak istatistiksel olarak Barça tarihindeki en iyi sayıları da elde eder. Eski takım arkadaşı ve bir Barça efsanesi Pep Guardiola'nın Lucho hakkında, "Luis'e güveniyorum ve Barça'yı çok iyi yerlere taşıyacağına inanıyorum. Hatta benden daha iyi bir iş çıkarak." sözlerini de es geçmemek gerek. Barça'da kulüp olarak bu birbirini koruma, kollama olayı zaten beni en çok bu kulübü sevmeye yönelten unsur olmuştu. Oyuncusundan emeklisine, teknik direktöründen başkanına ve taraftarına, inanılmaz bir bağ var bu kulübe gönül vermiş herkesin arasında. Dünyanın neresinden gelirsen gel, oyuncu olarak da taraftar olarak da bu kulübün bir parçası olduğun zaman bambaşka hissediyorsun, adeta ikinci bir aile bilinci kazandırıyor insana ve Barça'lı herkesin yüzünde bunu görebiliyorsun.

Yazının başlığına gelirsek.. "Mes Que Un Entrenador". Yani "Bir Teknik Direktörden Fazlası" dedim Lucho için. Bu slogan Katalanca, Barça kulübünün 1899'dan beri kullanılan sloganı, "Mes Que Un Club"dan esinlenme oldu. Yani "Bir Kulüpten Fazlası". Benim için de Lucho sadece bir futbolcudan, bir teknik direktörden daha fazlası. Kendisinin oyunculuk yıllarına yaşımdan dolayı yetişememiş olsam da eski maçları zaman zaman izliyorum, teknik direktör olarak da takımla beraber her anını takip ediyorum, Başarılı insanlara inanılmaz boyutta saygım olmuştur hep. Martinez de "başarılı" kelimesinin beden bulmuş hali adeta. İşi olarak yaptığı, hatta "çok iyi" yaptığı futbol haricinde gördüğüm, okuduğum ve tanıdığım kadarıyla, gerek aile ve özel yaşamı, gerek tavırları ve duruşuyla da şahsen saygımı ve sevgimi kazanmış bir adam. Basın toplantılarında duruşundan asla ödün vermeyen, özenle ama altında ince yerleştirilmiş mesajlar içeren kelime ve cümle seçimleriyle dikkat çeken, aile yaşantısına gösterdiği özen, çocuklarını da spor bilinciyle yetiştiren, bilinçli ve örnek bir baba olan bu Asturialı spor adamı kendi yaşamımda örnek aldığım bir rol modele dönüştü benim için son zamanlarda. Bir teknik direktörden fazlası oldu benim için yani. Kendi hayatında yapmış ve yapmaktan olduğu şeyler, azmi, hırsı, tutkusu ve yenilmeye olan tahammülsüzlüğü, kendi hayatımın herhangi bir alanında uygulamak adına minik dersler olarak geri döndü bana ve dönmeye de devam edecek.

Yazıyı toparlamak gerekirse, tekrar futbol kısmına dönelim işin.. Dünyanın gelmiş olduğu duruma baktığımda iyi, başarılı, düzgün, ve örnek olabilecek vasıfta insanların bir hayli az olduğunu görmek şahsen üzücü bir olay. Lucho'ya bu denli saygı duyuyor olmamın nedeni de sanıyorum ki bugün girmiş olduğu 46.yaşına kadar geldiği yere tamamen bileğinin hakkıyla, işini düzgün ve en iyi, en temiz şekilde yaparak, kimseyi incitmeden ve yaralamadan, kendini geliştirerek gelmiş olması. Ve sanırım bütün bu saydıklarımın içinde en önemlisi de "karakter" sahibi olması. Karakter ve duruş bir insanın sahip olabileceği en önemli erdemdir ve bunu herkeste göremiyoruz. Gördüğüm zaman da o kişiye hakkını vermeden geçemiyorum, saygı duyuyorum ve tebrik ediyorum. Kendisi hakkında söylenmiş olan birkaç söz ile yazımı noktalamak isterim;

"Real Madrid'den Barcelona'ya bu şekilde gelip sevilen, ama sadece sevilmekle kalmayıp kaptanlık ünvanını da hakeden, kazanan belki de kulüp tarihinde bu konuda bir ilktir Luis Enrique. Bu da O'nun karakteri hakkında çok şey söylüyor. Tarihte bu denli kabul gören ilk isim, belki gelecekte onun gibi rakip takımdan gelecek isimler olacaktır ama  şüphesiz ki kimse Lucho gibi sevilmeyecektir, efsane olamayacaktır."


Lucho'nun hayatından bazı kareler..

Sporting yılları

Madrid'de pek de mutlu olmayan bir Lucho..

..ve ait olduğu yerde



İki Barça efsanesi yanyana, Luis Enrique & Pep Guardiola..

Lucho & Mourinho & Guardiola

El Clasico. Zidane & Lucho..

Messi ve hocası, Luis Enrique..




Efsanevi oyunculuk yıllarından sonra ilk senesinde de sextuple yaparak takıma 6 kupa kazandıran, bununla yetinmeyip FIFA Ballon d'Or 2015 En İyi Teknik Direktör ödülünü de kupalarla dolu tarihine ekleyen..

Grande Lucho!


13 Şubat 2016 Cumartesi

Özel Dosya: İyi Ki Doğdun Cavani


Hani hep ismini sağda solda duyduğunuz, göz ucuyla ekranda, sosyal medyada, orada burada gördüğünüz, baya aşina olduğunuz ama bir türlü kendinizi verip de izlemediğiniz, ilgilenmediğiniz insanlar, diziler, takımlar, şarkılar vardır. Spor muhabbeti döndürdüğüm için futbolcu üzerinden gidelim biz örneğimize. Birisi vardı ki işte aynen böyle sağdan soldan "Vayy çok iyi oynuyor", "Adam fırtına gibi abi" tarzı cümleler duyuyordum, birkaç kez tipine de denk geldim, neye benzediğini de biliyorum yani. Hangi takımda oynuyor onu da duydum ama oturup izlemedim, yakın mercek altına almadım hiç. Ta ki geçen seneye kadar. Nasıl oldu neden oldu bilmiyorum ama bir şekilde belki de o anki boşluğuma denk geldi, canım çok sıkılmıştı, açtım Uruguaylı futbolcu Edinson Cavani'nin Napoli döneminden kalma videolarını izlemeye başladım.

Milli takımda giydiği 21 numara, hafif sıska ama yapılı bir vücüt, dans edercesine ve bir erkeğe göre olabilecek en zarif hareketlerle yapılan dribble'lar, kafa gollerine ağırlık vermesi bunlar bana direk çok sevdiğim birini hatırlattı. 


Luis Enrique Martinez. Bilen vardır ama bilemeyenlere dipnot geçeyim Barça teknik direktörü Enrique aynı zamanda Barça'da oynamış ve kariyerine yine Barça'da son vermiş bir efsanedir ve Barça'da oynadığı zamanlarda aynı Cavani gibi uzun saçlı, 21 numarayı sırtında taşıyan, demin ilgimi çeken bahsettiğim bütün özelliklere sahip olan birisiydi. İzledim de izledim ben de Edi'nin gollerini, tekniği "Harbiden de efsane oynuyormuş" dedirtti. Zaten milletten duyuyordum ama artık kendim de görmüş oldum. Sonra baktım artık Napoli'de değil bizim Latin Amerikalı, Paris'e transfer olmuş. Çok da değil hani iki sene olmuş geleli. Fransa ligine ilgim yok, sıfır yani. Ülke olarak da ilgimi çekmez, futbolu da, insanları da ama mecburen başladım baya yakından takip etmeye. Bir başladım ki o gün bugündür günlük planlarımı bile maç fikstürüne göre ayarlıyorum. Hani Fenerbahçe, Barça gibi aile sevgisiyle bağlı olduğum takımlara göre ayarlamam normal günlük hayatımı ama tek bir oyuncu yüzünden pek de sevmediğim ve daha önce hiç ilgi göstermediğim bir takımı bu denli yakından takibe almak başta biraz tuhaf geldi bana bile ama izledikçe takımdaki hemen hemen her oyuncuyu çok sevdim. Zaten tanıdığım insanlardı ama dediğim gibi bu denli yakınen takip edince iş başka boyut kazanıyor. David Luiz'inden Zlatan'ına, yeni Alman kalecisi Kevin Trapp'den Thiago Silva'sına efsane bir takım; özellikle 2014-2015 kadrosuyla. Sıkı bir Paris Saint-Germain takipçisi oldum Cavani sayesinde.

Tam adıyla Edinson Roberto Cavani Goméz, 14 Şubat 1987'de Salto,Uruguay'da doğar. 


Kendisi şuan 29 yaşına girmiş bulunuyor. Hatta bugün de doğum günü. O yüzden kendisine özel bir yazı hazırlamak istedim. Babası ve abisi de kendisi gibi futbolcu olan Edi futbol kariyerine Danubio altyapısıyla başlayıp oynadığı 25 maçta 9 gol kaydeder ve daha sonra İtalyan takımı Palermo'ya gider. 2010'da yine İtalyan takımı olan Napoli'ye transfer olur. 2012-2013 sezonunda attığı gollerle ligin gol kralı olur. Napoli'deki performansı zaten dillere destan "El Matador"un. Kime Cavani deseniz size hemen Napoli dönemlerinde attığı inanılmaz estetik gollerden bahseder. Kariyerinin altın çağını Napoli'de geçirir. 2013-2014 sezonunu Paris Saint-Germain'e transfer olarak açan Matador futbol tarihinin en pahalı altıncı transfer olma özelliğini de taşıyor.

PSG kariyerine de gayet güzel giriş yapan Uruguaylı 2015-2016, yani şuan içinde bulunduğumuz sezona da güzel başlamasına rağmen son aylarda teknik adam Laurent Blanc'la yaşadığı fikir ayrılıkları ve istediği pozisyonda oynatılmadığı için takındığı tavırlar yüzünden takım içinde biraz mutsuz ve rahatsız bir durumda. Her gün hakkında yeni bir transfer haberi çıkıyor. Şimdiye kadar adı Arsenal, ManCity, ManU'yla geçti. Bana kalsa İtalya'da rahat eder, Premier Lig'e uygun olduğunu pek düşünmüyorum. Kalbim İspanya liginde olsun ister tabii ki. Barça'nın ezeli rakibi Real'e bile gitse dert değil yeter ki mutlu olacağı ve kendisi için doğru, yeteneklerini tam gaz kullanabileceği, potansiyelini var gücüyle gösterebileceği bir takım ve pozisyonda oynasın. Son günlerde bu dertten başı baya ağrıdı çünkü. Paris hayranları "oynamadığı" gerekçesiyle hakaretler yağdırıyor, kızıyor. Ama birazcık futbol bilgisine sahip olan birisi; dünyanın en skorer 4.ismi olan ve inanılmaz yeteneklere sahip bu Latin Amerikalı forvetin oyun özgüveninin PSG'ye geldiğinden beri teknik adam Blanc tarafından nasıl dikkatlice kırıldığını görür. Ben ki işin çok teknik kısmına girmeyen biriyimdir, ona rağmen farkındayım adamın özgüveninin önceki ve sonraki halinin bariz bir şekilde değişmiş olduğunun. Adam her maçta gol atarken şimdi haftalardır atamaz durumda.

Asla yorulmayan, dans eder gibi dribble'ları olan, hızlı, çevik ve fırtına gibi esen o deli Latini böyle özgüveni düşük, ayağı topa değerken tereddüt ederken görmek sevenleri adına oldukça üzücü.


Biraz iç karartıcı bir dönemden geçiyor Matador. İşler şimdilik onun adına yolunda gitmiyor olsa da iyi ya da kötü her sürecin bir bitişi ve yeni de bir başlangıcı vardır. Bu hayatın her alanında böyledir. O yüzden ne mutluluklar ne de üzüntüler daimdir. Kendisi benim izlemekten en zevk aldığım, gol atışı en çok haz veren futbolcu. Avrupa futbolunda Barça'cıyımdır ama bireysel olarak Edinson'ı her nereye giderse gitsin tam güç desteklerim, izlerim, takibi elden bırakmam. Çünkü benim için hayatımın her alanında estetik çok önemlidir ve Edi'nin oyun stili tam bir görsel şölen kendi adıma konuşmam gerekirse. Demin de dediğim gibi yaptığı dribble'ları izlerken göreceksiniz; futbolcudan ziyade bir dansçı edasıyla hareket ediyor bacakları. Estetik olarak 10/10'luk birisi kesinlikle. E herşey vücut dili, kara kaşı gözüyle bitmiyor adam oynuyor da yani. Fırtınalar gibi hem de. Şimdi güncel yaşanılan sorunların geçici bir süreç olduğuna eminim. Ne de olsa 29 yaşındaki forvet koskoca Zlatan Ibrahimoviç'in gölgesinde oynuyor 3 senedir, kim olsa önü kesilir, hızı perdelenir. Normal birşey bu izlemesi zevkli olmasa ve futbolcunun kendi özgüveni adına kötü olsa da. Futbolda olan şeyler bunlar en kısa zamanda şans Uruguaylıdan yana döner diyerekten kendisine her zaman yaptığım gibi doğum gününde de güzel dileklerimi ve enerjimi yolluyorum. 

Küçük Edi


 Danubio günleri

 Palermo formasıyla 

Fırtına estiridiği Napoli günleri

Ve Edi PSG'de


Matador'un şanına kavuşmasına neden olan gerek ayak gerek kafa golleri, dribble'lar, yetenekleri..



11 Şubat 2016 Perşembe

Serbest Vuruş


Özel günleri sevmem. Hatta nefret ediyorum bile diyebilirim. İnsanlara kendini veya karşısındakini 1 gün için özel hissettirme ve hissettirilmeye muhtaç gibi davranmak zorunda bırakıldığımız içindir belki. Herneyse dün 24. yaşımda giriş yaptım. Kutlama da pek sevmem, yakın arkadaşlarla toplaşıp evde sohbet müzik muhabbet en güzelidir. Öyle de yaptık. Ama ne hikmetse doğumgünüme Avrupa futbolunda takip ettiğim iki takımın da maçı vardı aynı anda hem de. Yani 24.yaşıma daha güzel giremezdim dedim sonradan kendi kendime. Müzikle futbolla güzel bir gece geçirdim.
Sahada zafer için koşturan sevdiğim adamlar için de güzel bir gece olmuştur heralde çünkü hem Barça hem Paris Saint-Germain'li adamlarım sahadan mağlubiyet görmeden ayrıldılar.

Kral'ın takımı Real Madrid olabilir ama Krallara yakışan performansı yine Barça gösteriyor..



Barça uzun zamandır ilk kez maç kazanamadı. Berabere kapattı oyunu. Oynanan son maçta Valencia'yı Camp Nou'da ağırlamış ve 7 gol atmıştı. Şimdi o maçtan sonra yine Valencia'yla oynayıp nasıl 1-1 bitirirler maçı diye düşünüyorsanz cevabını vereyim; Luis Enrique böyle uygun gördü. Deplasmana neredeyse Barça B'den oluşan bir takım götürdü ana karakterleri dinlendirmek adına. Kararın doğruluğunu sorgulamak bize düşmez diyerek belirtmek isterim ki iyi ya da kötü Enrique'nin aldığı ve uyguladığı her türlü kararın %100 arkasındayım. Teknik adam olarak başarısını zaten üstüste kırdığı rekorlarla kanıtladı da. "Guardiola Barcelonası" devrini kesin ve net olarak devirip kapattı geçtiğimiz günlerde imza attığı rekor ile. 

Luis Enrique Martinez; Guardiola'nın 28 maç yenilgi görmeme rekorunu dünkü maç sonucuyla 29'a çıkararak Guardiola'nın sahip olduğu rekoru egale etti


Ayrıca oyuncu olarak 300, teknik direktör olarak da 100. yani toplamda Barcelona takımıyla 400.maçına da çıkmış bulunmakta. Enrique'nin bireysel istatistik ve başarılının yanında takımın kırdığı rekorları belirtmeye gerek bile yok sanırım, herkes her gün kırılan rekorları, tekrar tekrar atılan hat-trick'leri, kazanılan ve kazanma yoluna adım adım yaklaştıkları kupaları kendi gözlerimizle izliyoruz. Taraflı yazıyorum mazur görünüz ama Barça sevgimi zaten blog'umu okuyup da anlamayan kalmamıştır. Başarıları daim olsun isterim takımımın her zaman.

*

İspanya'dan yukarı yönelerek Fransa'ya gelirsek..



Uruguaylı forvet Edinson Cavani yüzünden düştüğüm bu Paris Saint-Germain bataklığında (şaka yapıyorum tabii ki) hala sürünüp gidiyorum. Fransa liginden çok da haz etmesem bile bu takıma her maçla daha da ısındım artık baya baya fanatik olarak tutma seviyesine eriştim diyebilirim. Ama tabii takımda ilgimi muhteşem ve yenilmez oyun stillerinden ziyade çeken Cavani'nin yaptıkları.
Veya yapamadıkları / yaptırmadıkları- diyelim. Son zamanlarda zaten Uruguaylının takımda gerek takım arkadaşlarından kendini soyutlaması gerek teknik adam Laurent Blanc'la yaşadığı "pozisyon" ve "davranış" sorunlarıyla ilgili yazılar yazdım. Okuduysanız az çok haberiniz vardır Edinson'ın takımdaki yerini Brezilyalı Lucas'a kaptırmakla savaş verdiğinden. Sezona bomba gibi başlamasına rağmen durduk yere Blanc tarafından böyle bir kazık yemesinin nedenini bence kendisinden çok ben merak ediyorum. Çünkü -kesinlikle objektif olarak söylüyorum- adam gerçekten dünyanın sayılı forvetlerinden. Ve de en skorer isimlerinden. Yeteneğini zaten ne benim ne de sizin veya başkasının sorgulayıp tartışabileceğini düşünmüyorum çünkü gayet bariz bir şekilde adam fırtına estire estire oynuyor senelerdir. Napoli dönemleri kadar parlak olmasa, daha doğrusu bazı kişiler tarafından (evet Blanc'ın ta kendisinden bahsediyorum) oldurtulmasa da PSG'de sergilediği performans da gayet kebap yani.
Son 1 aydır takımdaki yerinin elinden alınma korkusundan dolayı kameraların bizlere yansıttığı üzere devamlı üzgün, yüzü ekşi, mutsuz bir Cavani görüyoruz. Ve sadece ben değilimdir, O'nu seven herkes eminim en az adamın kendisi kadar üzülüyordur. Kendi sevdiğiniz futbolcuyu koyarsanız yerine, onun geçtiği zor dönemlerin sizi de üzeceğini anlarsınız diye düşünüyorum. Yazdığım yazılarda Cavani'nin takımdaki durumuyla ilgili bilgi aktarımı yapıyorum zaten son 1 aydır. 

*

Doğum günüme denk gelen dünkü Lyon'la oynadıkları maçta uzun zamandan sonra ilk kez ilk 11'de başladı maça. Bench güzeli diyorum artık ben ona, o derece oynatılmıyor adam. Her maçın son 20 dakikasında giriyor ve top ayağına değene kadar zaten maç bitiyor sonra deniyor ki "Cavani oynamıyor." E kardeşim bu adam forvet. Bu adamı rahatsız olduğunu açıkça dile getirdiği kanat pozisyonunda oynat uzun süre, hızını kes, özgüvenini kır üstüne bir de yerini kaybettir, yedeğe koy, oynaa süresini azalt, iyice demorilize et. Sonra neden oynamıyor? Gitsin. Satılsın. vs.. bir ton saçma sapan muhabbet gerek sosyal medyada gerek Avrupa basınında. Gel de sinirlenme. Bunca şeye rağmen efendiliğini koruyabilen de bir adam. Takdir edilesi. Maça geri dönersek; Zlatan'dan 2, Cavani ve Rabiot'un beraber dokunduğu ve top ağlara düşünce Rabiot'a yazılan 1 golle PSG, Lyon'u evinden 3-0'lık skorla uğurladı.


Maçta beni güldüren (bu tür şeylere hangi maç hangi takım olursa olsun gülüyorum ve nedense izlemesi eğlenceli geliyor) Cavani'ye -bence- haksız yere çıkan sarı kart ve buna takımın tepkisi oldu. Zlatan, Thiago ve Stambouli'nin hakeme diklenmesi ve Lyon'un kullandığı serbest atışın Cavani'nin kurduğu duvara takılması da hoş oldu. Takıma katkı sağlanmadığı söylendiğinde bu tür şeylere ekstra dikkat etmek gerekiyor.
Maçtaki goller 2.yarıda geldi ve normal performanslarına göre biraz zorlandıklarını düşündüğüm PSG'nin Zlatan'ın ilk golüyle yaşadığı sevinci de Cavani'yle Ibra'nın gözlerinden çıkan ateşten anlamış oldum. Böyle anlar bir ömre bedel oluyor cidden.

*

Genel olarak maç böyle geçti. Blanc'ın Cavani veya Lucas'ın performansından memnun olup olmadığı, Chelsea ile oynanacak olan Şampiyonlar Ligi maçında ilk 11'e hangisini koyacağı şimdilik meçhul. Her beraber ilerleyen günlerde göreceğiz.
Gönül ister ki Edinson artık yavaş yavaş özgüvenini geri kazansın ve takımdaki yerini (malesef istemese de Zlatan'ın kanadı) geri alsın. Yoksa takımdan ayrılma seçeneğini değerlendirmek isteyecektir.



30 Ocak 2016 Cumartesi

Barça Atléti'yi Devirdi



Barselona saatiyle 16.00'da Atlético de Madrid'i evi Camp Nou'da ağırlayan Barça, maçı 2-1'lik galibiyetle bitirdi.
Olaylı geçen maçta 2 kırmızı kart çıktı. Kırmızı kartların ilki Messi'ye yaptığı faulden dolayı Filipe Luis'e, diğeri ise Suarez'e yaptığı hareketten ötürü 2.sarı kartını görerek maçtan çıkan Diego Godin'e ait.

Maçın ilk golü Atléti oyuncusu Koke'den 9.dakika'da gelirken Barça'dan goller de Jordi Alba asistliyle 29.dakika'da Messi'den ve Alves'in asistliyle 37.dakika'da Suarez'den geldi.
Kırmızı kartlardan dolayı 9 kişiyle bitiren Atléti 2-1'lik yenilgiyle Camp Nou'dan ayrılırken maça damgasını vuran olay Filipe Luis'in Messi'ye yaptığı harekete teknik direktör Luis Enrique Martinez'in verdiği tepki oldu. Coşkulu hareketlerine zaten alışığız ama bir babanın oğlunu koruması gibi bugün Messi'ye yapılan acımasız harekete tepkisiz kalamadı Enrique.

*

Atléti patronu Diego Simeone ve Barça'nın patronu Enrique arasında şimdiye kadar geçen çekişmeden bu maçtan sonra Enrique 6-0'lık skorda bırakıyor yarışmayı.

BAR 1-0 ATL
BAR 2-1 ATL
BAR 1-0 ATL

BAR 3-1 ATL

BAR 2-1 ATL

BAR 2-1 ATL


Barça bu maçtan aldığı puanla ligdeki liderliğini koruyor.



26 Ocak 2016 Salı

Cavani Cephesinde Son Durumlar


Yaklaşık son 1 aydır Paris Saint-Germain'de Uruguaylı golcü Edinson Cavani ve teknik direktör Laurent Blanc arasındaki anlaşmazlık ve Cavani'nin takımdaki sistemden ötürü duyduğu rahatsızlık manşetlerde. Hatta konuyla ilgili yazı hazırlamıştım, ilerleyen günlerde neler olacak göreceğiz demiştim. Hem olayla ilgili son çıkan haberleri aktarayım sizlere hem de şahsi fikirlerimi paylaşayım istedim.

Fransız ve Avrupa basınındaki haberlere göre Uruguaylı durumundan hala rahatsız. Takımın Katar turuna gittiği günden bu yana da kendini takımdan iyice soyutladığı söyleniyor. Her maçı kaçırmadan izliyorum lig başladığından beri. Başlarda zaten Edinson'ın herhangi bir rahatsızlığı yoktu ancak son 1 aydır teknik direktör Blanc tarafından performans düşüklüğü gerekçesiyle tam gaza gelmiş gol için ter dökerken 60-70. dakikalar arası oyundan alınması, bir başka maçta ilk 11'de olmaması veya bizlere yansıtıldığı kadarıyla "dinlendirildiği" gerekçesiyle maç kadrosuna tamamen alınmaması gibi durumlar oluştu. Edinson'ın zaten ana forvet olamaması ve Zlatan'ın yancısı pozisyonunda oynaması takıma geldiğinden beri rahatsız olduğu bir durum ama çok da kafaya takmadan yoluna devam ediyordu geçtiğimiz sezonda da görüldüğü üzere. Rotasyonlarla Blanc da bazen dengeyi sağlıyordu ne yalan söyleyeyim. Ama son 1 aydır gerçekten ben bile izlerken, Edinson'ı özellikle seven birisi olarak Uruguaylının takım içinde soyutlandığı ve rahatsızlık duyduğunu açık bir şekilde görebiliyorum. Kameralardan saklamıyor zaten.


Şimdi işin teknik futbol kısmından biraz uzaklaşıp tamamen şahsi fikirlerime yöneleceğim o yüzden yargılama yok, fakat Edinson'da bazen kendimi görüyorum. Napoli dönemlerinde çok takip ettiğimi söyleyemeceğim ama 2013 senesinde PSG'ye gelmesi zaten şuan bu takımı bu kadar yakından takip etme nedenimdir kesinlikle. Tabii ki ben ancak ekrandan gördüğüm kadarıyla bir kanıya vararak konuşuyorum ama dediğim gibi yaptığım analizler sonucu Edi'nin bazı hareketlerini, mimiklerini bile kendime kişilik olarak çok yakın buldum en başından beri. Hepimizin başına gelebilen birşey bu herhalde, bir insanı tanımadan da tanıyabiliyoruz bazen aslında. Mesafelerin veya realitede oturup konuşmanın pek de önemi kalmıyor enerji denen olayı bir kez aldığınız zaman. 

Edi'nin takımda kurduğu arkadaşlıklara kadar yakından takip ettim hep, başlarda David Luiz'le düşman çatlatan bir bromance yaşıyorlardı, gol sonrası sevinmeler, saha dışında günlük hayatlarında anneleriyle bir araya gelip vakit geçirmeler..hatta ne yalan söyleyeyim adları bile çıkmış durumdaydı sosyal medyada. Son zamanlarda gol sonrası birbirlerinin yüzüne bile bakmıyorlar. Bu bile aslında Edi'nin takım içindeki durumunu az çok belli ediyor. Yani kimsenin özel hayatı kimseyi tabii ki ilgilendirmez burada işin magazinsel boyutunu oturup tartışmayacağım, hiç hoşlandığım bir şey değildir magazinsel yaklaşım lakin lafı toparlamam gerekirse demek istediğim şudur ki takım içerisindeki hareketlerinden an ve an haberdar olduğum için belki de tanıdığımı düşünerek kendisine bir yakınlık hissetmiş olabilirim.

Son çıkan haberler Blanc'ın, Edi'nin duyduğu rahatsızlıktan haberdar olduğu fakat "1 kişi yüzünden tüm takımın memnun olduğu bu sistemi değiştiremem" tarzı yaptığı açıklamalar yönünde. Ayrıca "Edi çok cömert birisi, kendisiyle bir problemim yok, takımdaki herkes gibi onu da seviyorum ama  futbol bireysel değildir bir takım işidir ve Edi son zamanlarda takıma uygun davranmıyor." diye de eklemiş Fransız teknik direktör. Edinson başlarda Blanc tarafından oyundan alındığında birkaç kez kameraya küfür ederken yakalandı ve rahatsız olduğu suratından okunuyordu, hislerini açık ve net belli ediyordu.                            

Son günlerde ise takım arkadaşlarıyla arasında bir duvar ördüğü söyleniyor. Blanc'la da herhangi bir şekilde rahatsızlığıyla ilgili iyi veya kötü konuşmamış ve bu durumun hem takım arkadaşlarını hem de Blanc'ı şaşırttığı söyleniyor. Kendime benzetiyorum dememin nedeni tam da bu yüzdendi. Ben de her hissimi, duygumu, rahatsızlığımı veya sevincimi hemen gerek yüzüm ve mimiklerimle gerek de sözlerimle belli eden, asla içimde tutmayan biriyimdir ama son zamanlarda doğrucu davut olmanın ve açık konuşmanın pek de bir faydası olmadığını farkederekten insanlarla iyi ya da kötü iletişimimi ince bir duvar koyarak sınırladım. Edi'nin de bunu yaptığını görünce geldi aklıma; sanırım hem kendimiz, hem çevremizdeki insanlar gün geçtikçe daha sabırsız, anlayışsız oluyoruz artık. Yorulmuşuzdur belki ne diyeyim..

Edinson Cavani'ye dönmek gerekirse durumu şuan tamamen muallakta takımda. Bu kendini takımdan soyutlama olayından sonra manşetlere hemen yine "Cavani başka takıma mı gidiyor?" başlıkları düşmüş durumda. Tekrardan şahsi fikrimi söyleyecek olursam kendisi yüzünden PSG takımına bir bütün, bir takım olarak da ilgi duyuyorum ve oyuncularını büyük zevkle izliyorum. Edinson'ın eski takım arkadaşları Lavezzi ve Pastore de takımda, o yüzden her ne kadar şu sıralar kendini soyutlasa da işleri düzeltseler de kalsa diyor bir yanım. Ama bu işler ısmarlamayla olmuyor tabii ki. Sporcu her zaman kendini en rahat hissedeceği, en ait olabileceği yerde olmalı, oynamalı. Sadece sporda da değil hayatın hiçbir alanında hiçbir meslek sahibi insan zorla, zoraki iş yapamaz, yapmamalı. Sevmediğimiz, rahat olmadığımız yerde, anlaşamadığımız insanlarla aynı ortamda bulunmak zorunda kalmak dünyanın en kötü şeyi olsa gerek. Kimsenin kendini kötü hissetmesini istemem, istemeyiz hepimiz adına konuşmam gerekirse. Edinson Cavani de izlemekten en zevk aldığım futbolcu olduğu ve insani yönüyle de kendime yakın hissettiğim, sevdiğim bir insan olduğu için Paris'te kalsa da, dünyanın öbür ucundaki bir takıma gitse mutlu olsun isterim. Sevdiğimiz insanları mutlu görmek bizi kendi mutluluğumuzdan daha mutlu kılabiliyor bazen sanırım. Kaderci kısmetçi bir insan değilimdir ama hakkında hayırlısı olsun demekten başka birşey gelmiyor elimden. Umarım kariyeri adına güzel günler bekliyordur onu.

PSG ve Cavani cephesinde olaylar şimdilik böyle sevgili okurlar. İlerleyen günlerde olası bir transfer durumunda zaten yeni yazılarımla sizlerle olacağım.



24 Ocak 2016 Pazar

Özel Dosya: İyi Ki Doğdun Luis Suárez!


Luis Suárez.. Bu ismi duyunca son zamanlarda muhtelemen ilk aklınıza gelen şey "aa adam ısıran futbolcu değil mi o" olacaktır. Nitekim akıllarda kalmayacak gibi bir hareket de değildi sevgili Luis'in yaptığı. Ama sizi temin ederim ki O; adam ısıran futbolcu olarak hatırlanmaktan çok daha fazlasını hak ediyor. Zamanla da hakettiği yeri alacak. Kim bilir belki bir gün-ki o gün çok da uzak değil-kendisini Ballon d'Or ödülünü kazanmış, sahnede teşekkür konuşması yaparken görürürüz. Hatta düzeltiyorum; göreceğiz.

Kendisinin bugün doğum günü. Benim de dünya futbolunda en sevdiğim oyunculardan birisi olduğu için sizlere minik bir  Suárez yazısı hazırladım. İyi okumalar.

Yazıya giriş yaparken sizlerin aklına muhelemen "adam ısıran futbolcu" gelecek demiştim. Benim için Suárez denince tam tersi, gayet mütevazi, ailesine düşkün, mate çayı elinden düşmeyen birisi geliyor. Neymar'la son zamanlarda futbol dünyasının en güzel bromance'ini yaşayan ve beraber attıkları goller, gol sonrası da sevinçleriyle bu sevgi patlamasın bizlere de yaşatan Uruguaylı'dır benim için Luis Alberto Suárez Diaz. 

24 Ocak 1987'de Salto,Uruguay'da açar gözlerini dünyaya. Futbol kariyerine 14 yaşında Uruguay takımı olan Nacional'de start verir. İlk profesyonel maçına 18 yaşındayken 2005'te çıkar ve Nacional'i oynadığı 27 maçta 10 gol atarak Uruguay lig şampiyonluğuna taşır. Nacional'de oyandıktan sonra Hollanda takımı olan Groningen'de forma giymeye başlar. 2007'de Ajax'ın ilgisini çeker ve gelen 7 buçuk milyon euro'luk teklifi kabul eden Groningen  Suárez'i Ajax'a satar. Ajax'taki kariyeri gollü ve güzel geçer. Takımına Şampiyonlar Ligi'nde goller getirir, yılın oyuncusu ödülünü alır, gayet mutludur. Ta ki meşhur ısırma olayı olana kadar. 20 Kasım 2010'da PSV oyuncusu Otman Bakkal'ı omzundan ısıran  Suárez'e takımı tarafından verilen 2 maçlık ceza daha sonra 7 maça çıkar. Basın tarafından "Ajax'ın Yamyamı" olarak damga bile yer. Olayla ilgili üzüntüsünü dile getiren  Suárez Facebook hesabından yüklediği video ile yaptığı hareketten ötürü özür diler. Ajax kariyeri boyunca oynadığı 159 maç'ta 111 gol atan Suárez'e ısırma olaylarında rağmen çok güzel bir veda hazırlar Ajax, çünkü Uruguaylı Liverpool'a gidecektir. 

2011'de Liverpool kariyeri başlar. Olaylar burda da peşini bırakmaz bu sefer de sözlü saldırı yaptığı gerekçesi ile para ve maç cezasına çarpıtırılır. Latinlerin deli kanı taşıdığından olacak herhalde, ne dişlerini ne de sözlerini kontrol edemediği için başı dertten, olaydan çıkmayan birisi olmuştur Suárez oldum olası. Yine bol gol ve ödüllü kariyerine rağmen Liverpool'da da bir ısırma davasına daha imza atar ve tabii ki bu sefer daha da tepki çekmiştir üzerine.

Kötü olayları saymazsak gayet güzel bir futbol kariyerine sahip aslında Luis. Bu güzel kariyer nasıl mı mükemmele dönüşür? Tabii ki dünyanın en iyi takımlarından birisi olan Barcelona futbol kulübüne gelerek. 11 Temmuz 2014'te takımın yeni koçu olan eski Barça oyuncusu Luis Enrique Martinez'in isteğiyle takıma alınarak 9 numarayı giymek için hazırlanır. Fakat son ısırma olayından ötürü devam eden mahkemesinden çıkan karardan ötürü sezonun bir bölümünü kaçırır. Üstüne futbolla ilgili tüm aktivitelerden men edilir, bu karara Barça'yla antremana çıkmak bile dahildir. Bu durumdan ötürü 2015 Amerika Kupası'nda da boy gösteremez.
Daha sonra yapılan itirazlarla hafifletilen karar ile dostluk maçlarında oynamaya hak kazanan Luis takımla ilk maçına 18 Ağustos'ta çıkar ve profesyonel Barça kariyeri başlar.

Takımdaki ilk sezonunu 25 gol ve 20 asistle tamamlar. Ayrıca Messi, Suarez, Neymar yani MSN 3'lüsü bu sezonda beraber attıkları 122 gol ile İspanyol futbol tarihine adlarını en çok gol atan 3'lü olarak altın harflerle yazdırarak sadece İspanya Ligi'nde değil tüm dünyadaki en iyi 3'lü olurlar.

İçinde bulunduğumuz 2015-2016 sezonunda, özellikle Messi'nin sakatlandığı ve takımına yardımcı olamadığı dönemde inanılmaz bir performans sergileyen Suárez, O'na neden "best striker in the world" denildiğini kanıtlarcasına destanlar yazmaya devam ediyor. Gerek ekrandan gerek Camp Nou'da canlı canlı izlediğim için kendisini, gönül rahatlığıyla söyleyebilirim ki takımda en sevdiğim oyuncu kesinklikle. Geçtiğimiz aylarda oynanan El Clasico'da Real Madrid'e atılan 4 golün 2'sine imza atarak da artık gerçek bir "culé" yani Barcelona'lı olduğunu kanıtlamıştır. Bakalım daha ne marifetlerini göreceğiz Uruguaylı'nın.





Ve Barça..


Bunlar da benim objektifimden..Luis


Barcelona futbol takımının Luis'e özel hazırladığı 2015 yılında attığı tüm gollerin derlendiği video ve gol kutlamalarından oluşan galeri..


İyi ki doğdun Uruguaylı..feliz cumpleaños!